Turkish
Friday 10th of July 2020
  1707
  0
  0

PEYGAMBERİN ELÇİSİ VE ÖZEL TEMSİLCİSİ

Şirk ve putperestliğe karşı; İslam mantığı, yirmi yıldan fazla bir süre içinde, Hicaz bölgesinde müşrik Arap kabileleri arasında yayılıyordu. Bu süre zarfında bölgenin tamamına yakını, İslam’ın put ve putperestliğe karşı mantığından haberdar olmuş ve putperestliğe körü körüne inanmanın, atalarını taklit etmekten başka bir şey olmadığını anlamışlardı. Batıl ilahlarının; sadece başkalarına bir şey yapamayacak kadar zelil olduklarını biliyorlardı. Hatta kendilerine yönelen bir zararı bile defedemeyeceğini veya kendilerine bir yarar sağlayamayacak kadar zelil olduklarını anlamışlardı. Bu tür zavallı ilahlar, hiçbir övgü ve saygıya layık değillerdi.

Peygamber’in (s.a.a) buyruklarını can kulağıyla dinleyen kimse, yaşamlarında köklü bir değişiklik yaparak putperestlikten tevhit dinine dönmüşlerdi. Özellikle Peygamber (s.a.a) Mekke’yi fethedince vaizler, serbest bir ortamda bu dini yayma fırsatı bulmuşlardı. Sonuçta; şehirlerde, kasabalarda, köylerde çok büyük bir çoğunluk putları kırmış, gönüllerini fetheden tevhit nidasıyla Kâbe’ye dönmüşlerdi. Ama eski geleneklerini bırakmak kendileri için çok zor oluyor ve sürekli vicdanları ile keşmekeş içinde olan; mutaassıp, bağnaz grup, kötü alışkanlıklarından ahlaki ve sosyal çöküntülerden vazgeçemiyorlardı. Bu durumda Peygamber’in (s.a.a) askeri güçle, putları kırıp, insanlık dışı davranışlara son verme zamanı gelmişti. Tüm ahlaki ve sosyal çöküntülerin kaynağını ve esasen bir çeşit insanlık haremine tecavüz olan putperestliği tümüyle ortadan kaldırmak için zaman gelmişti.

Bu sırada “Beraât” suresi nazil oldu. Peygamber (s.a.a) her yerden haccetmek için Mekke’de bulunan binlerce hacı arasında Allah ve Resulü’nün müşriklerden beri olduğunu bildirdi. Yüksek bir sesle putperestlere, dört aya kadar durumlarını düzeltmelerini duyurmakla görevlendirildi. Tevhit dinine inanırlarsa, diğer Müslümanların sırasında yer alacaklar, İslam’ın Maddi ve manevi meziyetlerinden yararlanacaklardı. Eğer inat ve bağnazlıklarını sürdürecek olurlarsa, dört ay sonra savaşa hazır olacaklar ve yakalandıkları an öldürüleceklerdi.

Beraât suresi nazil olduğu zaman, Peygamber hac merasimine katılma kararında değildi. Zira Mekke’nin fethinin önceki yılı Allah’ın evini ziyaret etmiş. Sonraları “Heccetü’l-Vida” adıyla adlandırılacak olan sonraki yıl haccetmeği düşünüyordu. Bu nedenle Allah’ın mesajlarını iletmek üzere birini seçmeliydi. Bu amaçla önce Ebu Bekir’i huzuruna çağırdı Beraat suresinin bazı ayetlerini kendisine öğretti ve kırk kişi ile birlikte, Kurban bayramında (Müşriklere) okuması için Mekke’ye gönderdi.

Ebu Bekir, Mekke’ye yöneldikten sonra ilahi vahiy nazil olarak Peygamber’e (s.a.a); bu mesajları ya Peygamber’in kendisi veya ondan olan birinin halka duyurması gerektiği ve bu iki kişiden başkasının böyle bir yetkisi olmadığı emrini iletti.

Acaba, Vahiy’de Peygamber’den olduğu belirtilen ve vücuduna bu mukaddes elbise dikilen kişi kimdir?

Çok geçmeden Peygamber Ali’yi çağırarak Mekke’ye doğru yola çıkmasını, yolda Ebu Bekir’e ulaşıp ayetleri kendisinden alarak ona, ilahi vahyin Peygamber’e; bu ayetleri ya Peygamber’in kendisi veya ondan olan birisinin halka okuması gerektiğini, emrettiğini, bu nedenle bu görevin sana verildiğini iletmesini emretti.

Ali (a.s) “Cabir” ve bir grup sahabe ile birlikte, Resulullah’ın özel devesine binmiş olduğu halde Mekke’ye doğru hareket etti, Peygamber’in buyruğunu Ebu Bekir’e iletti. O da ayetleri Ali’ye verdi.

Emire’l-Müminin (a.s) Mekke’ye girdi. Zilhicce ayının onunda Cemere-i Akabe’nin üzerinde, yüksek sesle Beraat suresinin ilk ayetlerini okudu. Resulullah’ın dört maddelik ihtarını herkesin duyabileceği şekilde ilan etti.(44)) Müşrikler İslam hükümetine karşı tavırlarını dört ay içinde belirlemeleri gerektiğini anlamış oldular. Daha dört ay dolmadan gruplar halinde, tevhit dinine girmeye başladılar. Hicretin onuncu yılı dolmadan Hicazda putperestlik tamamen kökünden kazınmış oldu.

Ebu Bekir, görevden azledildiğini haber alınca, rahatsız olarak Medine’ye döndü. Peygamber’in huzuruna vardı ve sitem edercesine dedi ki:

“Beni bu işi yapmaya (İlahi ayetleri duyurup müşrikleri uyarmaya) layık gördün, ama çok geçmeden bu görevden azlettin, acaba bu konuda Allah’tan emir mi geldi?”

Peygamber cevabında buyurdu ki?

“Allah’ın elçisi, gelip; ben veya benden olan birisinin dışında, başkasının bu görevi yapmaya yeterli olmadığını iletti.”(45)
4- PEYGAMBERİN VEFATINDAN KENDİ HİLAFETİNİN BAŞLANGICINA KADAR OLAN DÖNEM

Bu bölüme başlamadan önce, konuya giriş olarak hatırlatmak istiyorum ki: Peygamber’in vefatından (H. 11 Sefer) İmam Hasan Askeri’nin vefatına kadar (H. 260 R. Evvel) imamet yaklaşık olarak dört dönem geçirmiştir. Her dönem, imamların hâkim iktidara karşı tavırları bakımından, kendine has özelliklere sahipti. Bu dönemler şunlardan ibarettir:

1- İmam’ın bu iktidarlara karşı sabretme veya onlarla iyi geçinme dönemi. Bu dönem, Peygamberin vefatından, İmam Ali’nin zahiri hilafetinin başlangıcına kadar geçen yirmi beş yılın tamamını kapsamaktadır.

2- İmam’ın iktidar olma dönemi. Bu dönem İmam Ali’nin dört yıl ve dokuz ay, imam Hasan’ın birkaç aylık hilafet dönemini kapsamaktadır. Bu kadar kısa olmasına ve İslam’ın rengârenk düşmanlarının bu iki saygıdeğer insana çıkardığı onca sorunlar ve sıkıntılara rağmen İslam hükümetinin en parlak yılları sayılmaktadır.

3- İslam hükümetini kurmaya yönelik kısa süreli yapıcı çalışmalar dönemi. Bu dönem; İmam Hasan’ın barışından İmam Hüseyin şehit edildiği yıla kadar (H. 41-61)  geçen yirmi yıllık zamanı kapsamaktadır. Barış olayından sonra Şia’nın yarı gizli faaliyetleri fiilen başlamış olup, uygun bir fırsatta iktidarı Peygamber ailesine yeniden kazandırmaya yönelik programlar uygulamaya konulmuştur. Normal bir değerlendirmeyle Muâviye’nin hile dolu yaşamının sona ermesiyle, bu fırsatın pek uzak olmadığı ve elde edileceği ümidi vardı.

4- Dördüncü dönem ise; programların uzun süre devamı ve uygulanmasıydı. Bu dönem; yaklaşık iki asır sürdü. Bir takım galibiyet ve yenilgileri içerir. Bazı ideolojik çalışmalarda kesin başarı elde edilmiş, yaygın şekillerde yüzlerce taktik uygulanmış ve binlerce fedakârlık örnekleri gösterilmiştir.
PEYGAMBERİN VEFATI VE LİDERLİK KONUSU

İslâm Peygamber’inden sonra, İslam toplumunu yönetip işlerini idare etmeğe en layık ve üstün kişi İmam Ali (a.s) idi. İslâm alemi içinde Peygamber (s.a.a) hariç hiç kimse; fazilet ve takvada, fıkıh ve yargılamada, cihat ve Allah yolunda gösterilen çabada ve diğer tüm üstün manevi sıfatlarda Ali’nin seviyesine ulaşmazdı. Bu üstün özelliklerinden dolayı, defalarca Allah ve İslam Peygamber’i tarafından Müslümanların gelecekteki lideri olarak tanıtılmıştır. Bunların en önemlisi “Kadir Hum” olayıdır.

Bu bakımdan, Peygamber’in (s.a.a) vefatından he men sonra, İmam Ali’nin (a.s) işlerin idaresini ele alarak, Müslümanların liderliğini sürdürmesi bekleniyordu. Ama beklendiği şekilde olmadı. Peygamberden sonra hilafetin beklenen seyri saptırıldı. Ali (a.s) siyaset alanından, İslam toplumunun işlerini yönetmeğe yönelik karar merkezinden dışlandı.
GELECEĞİ BELİRLEYEN İKİ YOL AYRIMI

İmam Ali (a.s) bu sapmaya tahammül göstermedi. Buna karşı sessiz kalmayı yakışıksız buldu. Defalarca sağlam deliller ileri sürerek kanıtlarıyla halife ve yandaşlarını eleştirdi. Tepkisini göstermekten geri durmadı. Ama zaman içerisinde bir takım olayların gelişmesi bu tür tepkilerin pek fayda sağlamayacağını, halife ve yandaşlarının iktidarı koruyup sürdürmede ısrarlı olduklarını gösterdi. Bu durumda İmama Ali (a.s) geleceği belirleyen, çok kritik bir yol ayrımında idi:

Ya Risalet ailesi gençlerinin ve yeni hükümeti meşru kabul etmeyen gerçek dostlarının yardımıyla, güç kullanarak hükümeti ele geçirmeli veya mevcut duruma katlanıp, imkanı ölçüsünde Müslümanların sorunlarını çözerek kendi kişisel görevini yerine getirmeliydi. İlahi liderliklerde mevki ve makam hedef değildir.

Liderin varlığının sebebi hedefi gerçekleştirmektir. Dolayısıyla bir gün lider, önemli bir yol ayrımına varır ve makam ile hedef arasından birini seçmek zorunda kalırsa; hedefi seçmelidir. Böyle bir durumla karşılaşan İmam Ali de ikinci yolu seçti. O, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumu ve şartları değerlendirdi. Eğer hükümeti ele geçirip liderlik makam ve mevkisini korumada ısrar edecek olursa, İslâm Peygamber’inin zahmetleri boşa çıkacaktı. Bu hedef uğruna, yeni filizlenen İslâm fidanını sulamak için akan kanların hepsi de boşa gidecekti.

İmam, “Şıkşıkiyye” hutbesinde, bu kritik yol ayrımında ikinci yolu seçmesinin sırrını şöyle açıklıyor:

“... Ben hilafet hırkasını bıraktım ve eteğimi toplayıp ondan korudum (kenara çekildim.) Hep düşünüyordum: acaba tek başıma (kimsesiz) hakkımı almak için ayaklansam mı veya meydana getirilen bu karanlık ve kovucu ortamda sabır mı etsem? Bir ortam ki yaşlıları yıpratmış, gençleri yaşlandırmış ve imanlı kişileri yaşamın son nefesine kadar sıkıntıya sokmuştur.

Sonunda gördüm ki, sabır gösterip katlanmak akla daha yatkındır. Bu nedenle sabır gösterdim ama; gözüne diken batmış ve boğazına kemik tıkamış bir insan gibiydim. Gözlerimle mirasımı yağmaladıklarını görüyordum!”(46)

İmam, İslam’ın esasını korumak için, İslam hilafetinin saptırılmasına karşı gösterdiği sabrı başka zamanlarda da dile getirmiştir. Şûra’nın kararıyla hilafete oturan Osman’ın hilafetinin başlarında, İmam Ali Şura’nın diğer üyelerine hitaben şöyle buyurmuştu.

“... Çok iyi biliyorsunuz ki, ben hilafete herkesten daha layığım. Allah’a andolsun, Müslümanların durumu düzenini korudukça ve benden başka kimseye zulmedilmedikçe müdafaa edeceğim”(47)
İÇ VE DIŞ TEHLİKELER

Belirttiğimiz gibi; İmam Ali (a.s) kıyam ettiği takdirde, İslam camiası tehlikeye düşecekti. Bu tehlikeleri dikkate alarak sabretmeyi daha uygun gördü. O dönemde İslam dünyasını hangi tehlikelerin tehdit edebileceği sorulabilir.

Böyle bir soruya karşı, İmam Ali’yi kıyam etmekten vazgeçiren iç ve dış tehlikeleri ve imanın dikkate aldığı hususları şöyle sıralayabiliriz.

1- Eğer İmam güç kullanarak silahlı ayaklanma ile hilafet ve hükümeti ele geçirmeye kalkışsaydı, can-ı gönülden onun imamet ve liderliğine inanan sevgili dostlarından birçoğunu kaybederdi. Ayrıca imamın hilafetine rıza göstermeyen birçok Peygamber sahabeleri de öldürülürdü. Bu gurup liderlik konusunda İmam’ın karşısında yer almış, taşıdıkları ukde ve kinden dolayı İmam’ın kontrolü ele almasına rıza göstermemiş olmalarına rağmen, başka konularda İmam’a ters düşmemekteydiler. Şirk, putperestlik, Hıristiyanlık ve Yahudilik karşısında önemli bir güç sayılan bu kişilerin öldürülmesiyle Müslümanların merkezindeki gücü zaafa uğrayabilirdi.

İmam, verdikleri sözü tutmayan Talha ve Zübeyirleri etkisiz kılmak için “Basra”ya hareket ettiği zaman buyurduğu bir hutbe de bu hassas konuya parmak basarak şöyle buyurmaktadır:

“Allah, Peygamber’inin ruhunu aldığı zaman, Kureyş kendi keyfine göre (hareket ederek) kendilerini, ümmetin liderliği için herkesten daha layık olan bizden önde görüp, hakkımızdan alıkoydular. Ama ben gördüm ki; buna katlanıp sabır göstermek, Müslümanlar arasında ayrılık yaratıp kan akıtmaktan daha iyidir. Zira halk İslam’ı yeni kabullenmişti. Din, yeni dip tutmakta olan sütle dolu bir tulum gibiydi, en ufak bir ihmal ve gaflet onu bozabilir ve en küçük fert onu ters çevirebilirdi”(48)

2- Peygamber’in (s.a.a) değerli ömürlerini sonlarına doğru Müslüman olan kabilelerden çoğunun, gerekli İslami eğitimden yoksundular. İman nuru yüreklerini daha tam anlamıyla aydınlatmamıştı. Peygamberin ölüm haberini alınca içlerinden bazı gruplar İslam dininden yüz çevirdiler. İrtidad bayrağı çekerek yeniden putperestliğe döndüler. Medine’deki İslam hükümetine fiilen karşı gelerek İslami vergiyi ödemekten imtina ettiler. Askeri bir güç oluşturarak Medine’yi şiddetle tehdit etmeye başladılar. Bu nedenle yeni hükümetin yaptığı ilk şey, bir grup Müslüman’ı seferber ederek “Mürtet” ve isyancıların üzerine göndermiş ve bu isyan büyümeden bastırılmıştı.

Gerici İslâm düşmanlarının bayrak açıp İslâm hükümetini tehdit ettikleri böyle bir durumda, İma m’ın başka bir bayrak açarak ayaklanması kesinlikle doğru olmazdı.

İmam sonraları Mısır halkına yazdığı bir mektupta bu konuyu şöyle dile getirmektedir:

“...Allah’a andolsun ki, hiç bir zaman, Arap’ın Peygamber’den sonra imamet ve liderliği onun Ehl-i Beyt’inden alacağını, hilafeti benden uzaklaştıracağı aklımın ucundan geçmezdi.

Beni üzen halkın biat etmek için falancanın etrafına toplanmasıydı. Elimi çektim. Ta ki; gözlerimle gördüm, bir grup İslam’dan çıkmış Muhammed’in dinini yok etmek istiyorlardı. Eğer İslam ve ehline yardım etmezsem, İslam’ın parçalanıp yok olmasına tanık olmaktan korktum. Bunun acısı benim için halifelik ve hükümetten mahrum olmaktan daha büyüktü. Çünkü bu birkaç günlük dünya kârıdır ki, zelil olup son bulacaktır; serabın sona erdiği veya bulutların birbirinden koptuğu gibi. Ama ben bu gelişmelere karşı ayaklandım ve (savaşta) batıl ortadan kalkıp yok oldu, din ayakta kalıp sağlamlaştı.”(49)

Yine İmam Ali, halife oluşunun ilk günlerinde bu konuya bir kez daha değinmiştir. “Abdullah b. Cunade” şöyle rivayet eder:

Ali’nin halife olduğu ilk günlerde Mekke’den Medine’ye geldim. Halk camide toplanmış İmam’ın gelmesini bekliyorlardı. Bu sırada Ali kılıç kuşanmış olarak evinden çıktı. Gözler üzerine çevrilmişti. Doğruca kürsüye çıkıp, Allah’a hamd-üsena ederek konuşmaya başladı:

“Ey cemaat! Biliniz ki sevgili Peygamber aramızdan ayrılırken Onun bıraktığı hükümet hakkında kimsenin bizimle kavga etmeyip rekabet etmeyeceğini, hakkımıza göz dikmeyeceğini düşünüyorduk. Zira; biz onun varisi, velisi ve Ehl-i Beyti idik. Ama beklentimin aksine içinizden birileri hakkımıza tecavüz edip hilafeti bizden aldılar ve hükümet başkalarının eline geçti.

Allah’a andolsun ki; eğer Müslümanların parçalanıp ihtilafa düşeceklerinden korkumuz olmasaydı, küfür ve putperestliğin yeniden İslam topraklarına dönmesinden İslam’ın yok olmasından çekinmeseydik, onlara başka türlü davranırdık.”(50)

3- Mürtetlerin tehlikesine ek olarak bir de; “Museyleme”, “Tuleyhe” ve “Seccah” gibi yalancı peygam berler ortaya çıkmıştı. Her birisi etrafına taraftar ve askeri güç toplamış, Medine’ye saldırı amacındaydılar. Ama Müslümanların birlikte hareket etmeleri, büyük çabaları sonucu o birlikler ortadan kaldırıldı.

4- Rumların muhtemel saldırı tehlikesi de Müslüman cephesi için ayrı bir üzüntü kaynağı oluşturabilirdi. Zira o zamana kadar Müslümanlar üç kere Rumlarla karşı karşıya gelmiş veya savaşmışlardı. Bu yüzden Rumlar, Müslümanları ciddi bir tehlike olarak görüyorlar ve İslam merkezine saldırmak için uygun fırsat kolluyorlardı. Eğer İmam Ali (a.s) silahlı bir harekete kalkışsaydı Müslüman cephesi içeride zayıflayacak ve Rumların eline büyük bir fırsat geçmiş olacaktı.

Yukarıdaki hususlar dikkate alındığında; İma mın, kıyam yerine neden sabrı tercih ettiği anlaşılmaktadır. İmam Ali’nin bu tedbiri İslam camiasını büyük ve ciddi tehlikelerden korumuştur. Eğer, Müslümanların birliğini önemsemeseydi, ikilik ve anlaşmazlığın korkunç sonuçlarından korkmasaydı; ümmet liderliğinin, Peygamber’in ger çek vasi ve halifelerinin elinden çıkmasına kesinlikle izin vermezdi.
HALİFELER DÖNEMİNDE EMİR’EL-MÜMİNİN İMAM ALİ’NİN (a.s) ÇALIŞMALARI

Bu dönemde, İmam’ın çalışmalarını şöyle özetleyebiliriz:

1- Ali gibi bir şahsiyete yakışır şekilde Allah’a ibadet ve kulluk etmek. Öyle ki, ibadet edenlerin ziyneti diye meşhur olan İmam Zeynelâbidin (a.s) bile, kendi ibadetini dedesi İmam Ali’nin ibadeti karşısında naçiz sayıyordu.

2- Kurân-ı Kerim’i tefsir etmek, birçok zor ayeti çözmek ve ashap arasında büyük İslam müfessirlerinden olan “Abdullah b. Abbas” gibi öğrenciler yetiştirmek.

3- Dünya milletlerinden çeşitli bilginlerin sorularını cevaplandırmak. Özellikle, Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra onun dini hakkında araştırma yapıp muhtelif sorular yönelten Hıristiyan ve Yahudi alimlerini aydınlatmak. Çünkü onlar, sözlerinden İncil ve Tevrat’ı iyi bildiği anlaşılan İmam Ali’den (a.s) başka kendilerini yanıtlayacak birisini bulamıyorlardı. Eğer bu boşluk İmam Ali (a.s) tarafından doldurulmasaydı İslam alemi bilimsel açıdan büyük bir yenilgiye uğrardı. İmam, onların tüm sorularını eksiksiz olarak cevaplandırınca, Peygamber’in yerinde oturan halifelerin yüzünde, bu soruların muhatabı olmamanın verdiği ilginç bir sevinç beliriyordu.

4- Müslümanlar arasında daha önce karşılaşılmamış yeni meselelere dair şer’i hükümleri vermek ve diğerlerinin hüküm vermediği çok karmaşık, meselelerin şer-i hükmünü açıklamak. Bu imamın yaşamının en hassas noktalarından biridir. Eğer, Peygamber’in bizzat kendi onayı ile ümmetin en bilgini ve şer-i hükümleri en iyi bilen Ali (a.s) gibi birisi ashap arasında olmasaydı, birçok konu daha İslam’ın ilk döneminde çözülmeden kalırdı.

  1707
  0
  0
امتیاز شما به این مطلب ؟

latest article

    İslami Ailede Güç Dağılımı
    İmam Hasan Askeri’nin Kutlu Doğumu
    Kur'an hayatımızın neresinde?
    İmam Hadi’nin Doğum Günü Münasebetiyle
    Veda Haccı ve Gadir-i Hum-6
    AŞURA GÜNÜ NE OLDU?
    Seher Duası
    İmam Hüseyin"in (a.s) Şahadeti ve Rica"ti
    KURAN TÜM MÜSLÜMANLARIN VAHDET NOKTASI
    Kur'an'ı Anlama Metodu

 
user comment