Turkish
Friday 24th of November 2017
code: 81660
Bir Anda Mucizevi Bir Şekilde Kur’an Hafızı Olan Kerbelâ-i Kâzım’ın Hayat Öyküsü

Muhammed Kâzım, İran'ın Batısında yer alan Erak ilinin Ferahan ilçesinin "Saruk" köyü ahalisinden bir çiftçi idi. Bölge halkının çoğunluğu gibi okuma yazma nimetinden mahrumdu. Bir yıl, ilahî ahkâmı, helal ve haramı tebliğ etmek için o köye gelen bir din alimi konuşmasında: humus, zekât gibi konulara temas ederek; "Buğdayları nisap haddine ulaşıp da fakirlerin hakkı olan zekâtını vermeyenin malı haramla karışmış olur. Eğer zekâtı verilmemiş buğdayların parasından ev veya elbise alınırsa, o evde ve o elbiseyle namaz kılınamaz" "Her Müslüman, “helal ve harama dikkat etmeli ve malının zekâtını vermelidir" açıklamasında bulunur. Bu konuşmadan sonra Muhammed Kâzım, üzerinde çalıştığı tarlanın sahibinin zekât vermediğini bildiğinden dolayı...

onun malının haramla karıştığı ve geçimini haramla karışmış bir malla idare ettiği hakkında derin derin düşünmeye başlar ve sonunda kararını verir: “Tarla sahibine zekât vermesini hatırlatırım. Kabul etmezse o köyden çıkıp ücreti temiz ve helal olan bir parayla geçimimi sağlamak için başka bir yere göç ederim.” Bu girişimi sonuçsuz kalınca, birkaç yıl köyünün dışında çalışır. Sonunda köyüne dönmesi için rica ederler. Kimseye bağlı olmadan çiftçilik yapması için kendisine bir yer, bir miktar da buğday verirler.

Muhammed Kâzım o yıl ektiği buğdayın yarısını (herhalde zekât olarak) fakirlere verir, diğer yarısını da tohum olarak kullanır. Allah onun ziraatına bereket verir, normalden fazla mahsul elde eder. Artık o yıldan itibaren mahsulünün yarısını fakirlere verme kararı alır. (Oysaki zekât, tarlasına göre onda veya yirmide birdir.) Böylece her yıl mahsulünün yarısını fakir ve yoksullara vermeye başlar.

Bir yıl mahsulünü toplayıp harmanını dövdükten sonra, harmanının samanını savurmakla meşgul olduğu günlerin birinde öğlene yakın rüzgar durup hava sıcaklaşınca artık işine devam edemeyip eve dönmek zorunda kalır. Yolun yarısında bir fakir onunla karşılaşır ve: "Bu yıl mahsulünüzden bize bir şey vermediniz, galiba bizi unuttunuz." der. Muhammed Kâzım: "Hayır, unutmadım. ama henüz mahsulü toplayamadım diye cevap verir." O fakir bunu duyunca sevinip köye doğru gider. Muhammed Kâzım rahat edemeyip tekrar tarlasına geri dönerek o fakire buğday götürmek için bir çok zahmetin ardından biraz buğday elde eder. Koyunları için de birazcık ot biçerek buğday ve otları omzuna alıp köye doğru hareket eder. Yolu üzerinde, "72 İmam zade " diye bilinen meşhur bir türbe ve bahçesi bulunmaktadır. Dinlenmek için ot ve buğdayı bir kenara bırakarak İmam Zade'nin bahçesinin kenarında oturur. Bu esnada iki yakışıklı gencin ona doğru geldiklerini görür. Onlar: "Bizimle bu imam zade'de bir Fatiha okumak için gelir misin?" derler. Muhammed Kâzım: "Gelmek isterdim, ancak bu otları eve götürmek istiyorum der." Ama onlar: "Bizimle gel de bir Fatiha okuyalım, öyle git" diye ısrar ederler… Onlar önden, Muhammed Kâzım da arkadan içeri girer. Onlar, önce öndeki İmam zade'nin kabrinin başı ucunda bir fatiha okurlar. Daha sonra, arkadaki İmam zadenin kabrine yaklaşıp bir şeyler okumakla meşgul olurlar. Ama Muhammed Kâzım onların okuduklarından bir şey anlamaz. Bu esnada Muhammed Kâzım, İmam zade'nin mezarının tavanının etrafında nurlu yazılar görmeye başlar. Gençlerden biri: "Niçin bir şey okumuyorsun?" diye sorar. Muhammed Kâzım: "Ben mektebe gitmemişim, okuma yazmam yoktur" der. Ancak o genç, "okumalısın." Der ve elini Muhammed Kâzım'ın göğsüne koyarak "şimdi oku." söyler. Muhammed Kâzım: "Ne okuyayım?" diyince, o genç bir ayet okuyup, "Böyle oku" der. Muhammed Kâzım, ayeti okuyup bitirince, dönüp o gence bir şey demek (veya bir şey sormak) istediğinde kimsenin yanında olmadığını, türbede yalnız olduğunun farkına varır. Aniden dehşete kapılarak baygın bir şekilde yere yığılır.

Kendine geldiğinde, çok büyük bir yorgunluk hisseder. "Burası neredir ve burada ne yapıyorum?" diye düşünmeye başlar. Daha sonra türbeden dışarı çıkarak ot ve buğday yükünü omzuna alıp köyüne doğru yola koyulur. Ama yolun yarısında bir şeyler okuyabildiğinin farkına varır… Sonra o iki genci hatırlayarak kendisinin Kur'an hafızı olduğunu fark eder.

Halk Ona,"Neredeydin?" diye sorduklarında, onlara bir şey söylemez. Vakit kaybetmeden köyün imamı Hacı Sabır Erakî’nin yanına gider. Başından geçenleri ona anlatır. Köy imamı: "Rüya görmüş, hayale kapılmış olabilirsin." Der. Ama Muhammed Kâzım: "Hayır, uyanıktım, o iki gençle kendi ayağımla türbeye girdim. Şimdi de Kur'an'ın hepsini ezbere biliyorum." diye cevap verir. Hacı Sabır Erakî bir Kur'an getirip Kur'an'ın çeşitli ayetlerini ve uzun surelerden birkaçını ona sorar. O da hepsini ezberden okur... Köyün halkı, cami imamı ne diyecek diye onun etrafına toplanırlar. Köyün imamı, Muhammed Kazım’ı bir çok imtihana tabi tuttuktan sonra şöyle der: "İşi düzelmiş, önemli bir şeyle karşılaşmış, kendisine manevî nazar olmuştur..."

Bu olaydan anlaşıldığına göre Kerbela-i Kâzım, haram ve günahtan kaçınmak ve dinî emirlere önem vermekle Allah'ın lütfüne mazhar olmuş ve O'nun evliyalarından biri olmuştur. Kerbela-i Kâzım ömrünün sonuna kadar Kur'an'ın hepsini ezberden okurdu, istenilen ayet ve kelimeyi okuma ve yazması olmamasına rağmen Kur’an’dan hemen bulup gösterirdi. İşte bu Allah'ın dilediğine verdiği lütuf ve bağışıdır.

Bu haberin yayılması üzerine insanların bu canlı mucizeyi görüp gayb alemine imanlarının artması için onu İran'ın Melayir, Tuysirkan, Hemedan, Kirmanşah, Tahran, Kum ve Meşhed, Irak'ın Kâzimeyn, Kerbela ve Necef kentlerine, Kuveyt ve Hicaz'a, götürürler. Oralarda Kerbela-i Kâzım'ı, binlerce insan yüzlerce alim görür, imtihan eder. Bunların bir bölümünün haberi, hicri 1332-1335 yıllarında İran dergi ve gazetelerinde yayınlanmıştır.

Kerbela-i Kâzım, sadece normal bir Kur'an hafızı değildi: taklit mercileri ve alimlerin huzurunda ondan onlarca olağanüstülükler vuku bulmuştur. Dikkatlice bakacak olursak, normal olarak bu şeylerin vuku bulması mümkün değildir.

Herkesi hayrete düşüren özelliklerinden biri de şu idi: Her Kur'an'ı, hatta el yazılı olan Kur'an'ı bile ona verip falan ayeti bul dediklerinde, sayfalamaksızın Kur'an'ı öyle bir şekilde açıyordu ki, aradığı ayet açtığı aynı sayfada çıkıp, parmağıyla o ayeti gösteriyordu.

Daha ilginci şu idi ki: Mekasip ve Şerh-i Lüm'a (arapça ve çok ilmi kitaplardır) gibi çok küçük yazılarla yazılan Arapça bir kitabı ona verip "Bu sayfadaki Kur'an ayetlerini bul" dediklerinde, o sayfada Kur'an ayetlerinin çok az olmasına ve belirgin bir şekilde yazılmamasına rağmen, hiç beklemeden o ayeti gösterir "Bu ayet falan suredeki filan ayettir." diyordu.

Hacı Şeyh Muhammed Razî

Birçok eseri olan Hüccet'ül İslam Şeyh Muhammed Razî, "Gencine-i Danişmendan" adlı değerli kitabında şöyle yazıyor:

"Ferahan'ın "Saruk" köyünden olan Kur'an hafızı merhum Kerbela-i Kâzım, zamanın şaşılacak bir insanı idi. O birkaç ay Kum'da bizim evde kaldı, onun okuma yazması yoktu. Ama Allah'ın hücceti mâsum İmam'dan başka kimsede mümkün olmayacak bir şekilde Kur'an hafızı idi. Ben defalarca onu imtihan ettim, hiç bir defasında durakladığını veya cevap vermekte zorlandığını görmedim. Kur'an ayetlerinden kendisine herhangi bir ayet sorduklarında, tekrarlanmış ayetlerden olduğunda hemen, "Bu müteşabih ayetlerdendir, falan ve filan surelerde geçmiştir." diyordu. Tekrarlanmayan ayetten sorduklarında da hemen, "O ayet falan surededir, önü ve arkası şöyledir." diyordu. "Bu ayeti Kur'an'dan göster." dediklerinde, her çeşit Kur'an olsaydı onu eline alıp bir defa Kur'an'ı açmakla istenilen ayeti gösteriyordu.

Necef ve Kerbela taklit mercilerinin hepsi, örneğin merhum Ayetullah'il Uzma Seyyid Ebu'l Hasan İsfehanî, Ayetullah'il Uzma Hoî, Ayetullah'il Uzma Mirza Hadi Horasanî ve Kum İlim Havzasının taklit mercileri, örneğin merhum Ayetullah'il Uzma Burucerdî, Ayetullah'il Uzma Hüccet, Ayetullah'il Uzma Seyyid Muhammed Taki Hansarî, Ayetulllah'il Uzma Sadr, Ayetullah'il Uzma Mer'aşî Necefî ve Tahran, Meşhed, Hemedan, Kirmanşah, Erak ve diğer birçok şehrin büyük alimleri de onu görüp imtihan etmiş, bu çeşit ezberlemenin doğal olmayan olağanüstü bir ezberleme olduğunu söylemişlerdir.

Onu Ayetullahlar ve müçtehitlerin, özellikle Ayetullah Burucerdî'nin yanına götürdüler. Talebeler, Fevziye Medresesi'nde pervane gibi onun etrafını sarmışlardı. Eğer bir adam uzaktan köylü bir adamın, o kılık-kıyafetle talebelerin arasında olup konuştuğu manzarayı görseydi şaşırırdı.

Bazen talebelerden bazıları, Kur'an'ın çeşitli ayetlerinden birkaç cümleyi uygun bir şekilde ayırıp edip; "kerbela-i Kâzım, bu ayet hangi surededir?" diye sorduğunda o gülümseyerek, "Yaramazlık yapıyorsunuz, ilk cümle falan surededir, önü ve arkası budur; ikinci cümle de filan surededir, önü ve arkası şöyledir; diğer cümleler de filan surelerdedir." diyordu.

Sanki Kur'an, bir levhaya yazılıp hepsi onun gözü önüne bırakılmıştı. Ayetlerin yerini de dakik bir şekilde biliyordu. Soru sorulduğunda güya bu büyük levhaya bakıp her şeyi görürcesine cevap veriyordu.

Kerbela-i Kâzım'ın Kur'an Hafızlığının Bazı Özellikleri

1- Arapça veya Arapça olmayan bir kelime ona okunduğunda hemen Kur'an'dan olup olmadığını söylüyordu.

2- Kur'an'dan bir kelime ona sorulduğunda düşünmeksizin hangi sure ve cüzde olduğunu diyordu.

3- Kur'an'da tekrarlanan bir kelime sorulduğunda, durmaksızın tüm tekrarlandığı yerleri sayıp her birinin devamını okuyordu.

4- Bir ayette veya bir kelimede veya bir harfte bir alamet yanlış okunduğunda veya azaltılıp çoğaltıldığında hemen farkına varıp doğrusunu söylüyordu.

5- Birkaç sureden birkaç kelime ard arda okunsaydı, her kelimenin yerini yanılmadan söylüyordu.

6- İstenilen her ayet ve kelimeyi, farklı baskılardan olan Kur'an'larda hemen bulup yerini gösteriyordu.

Göz Doktoru Prof. Sadukî

Şeyh Muhammed Razî şöyle yazıyor: "Kerbela-i Kâzım'ı göz ağrısından dolayı Tahran'ın meşhur göz doktoru Prof. Sadukî'nin muayenehanesine götürdüm. Onu tanıttım ve dedim ki: "Gördüğünüz bu şahıs asrımızın Kur'an hafızı Kerbela-i Kâzım'dır. Okuma yazması ve iyi bir hafızası olmadan Kur'an'ın hepsini mucize yoluyla ezbere biliyor. Kur'an'dan her ayet sorsanız, hemen hangi surede olduğunu ve onun önündeki ve arkasındaki ayeti size söyler. Daha ilginç olanı şu ki, farklı baskılardan olan Kur'an'lardan herhangi bir ayeti bulmasını istediğinizde hemen bulup size gösterir."

Bunun üzerine doktor kitap rafından el yazılı olan çok değerli bir Kur'an'ı getirip: "Hacı baba, dedi, "İnneme'l hamru ve'l meysir" ayetini bu Kur'an'da bulur musun?" Kerbela-i Kâzım Kur'an'ı alıp açtı ve "Buyurun" dedi. İstenilen ayetin aynı sayfada olduğunu gördük.

Doktor Sadukî, bunu görünce afallayıp şöyle dedi: "Ne yazık ki, din ve mezhebimiz için böyle açık bir ayet (nişane) olduğu halde hareket etmiyoruz. Eğer böyle bir şahıs Amerika veya Avrupa'da bulunsaydı, ondan maddî ve manevî yönde yararlanırlardı. Bu vesileyle dinlerini bütün dünyaya yaymaya çalışırlardı.”

Kerbela-i Kâzım Hakkında Görüş Birliği

Kısacası, Kerbela-i Kâzım'ı görüp imtihan edenlerin çoğu, onun canlı bir "Keşf-ül Âyât" ve "Mu'cem-ül Müfehris" (Endeksli Kur’an sözlüğü) olduğunu vurguluyorlardı.

Alimlerden biri şöyle diyordu: "Kerbela-i Kâzım Kur'an'ın tümünü benim Hamd ve İhlas surelerini bildiğimden daha iyi biliyor."

Bazıları da diyorlardı ki: "Talebelerin ders kitabı olan "Muğni" kitabıyla onu imtihan ettik, Kerbela-i Kâzım, kitabın her sayfasında geçen Kur'an ayetlerini bize gösteriyordu."

Açıklamalar:

Kerbela-i Kâzım'ın hafız olması gençlik döneminde vuku bulmuş, elli yaşlarında ise meşhur olmuştur. 1378'de Kum şehrinde vefat etmiş ve Ayetullah Hacı Şeyh Abdulkerim Hairî'nin "Kum-u Nev" adlı mezarlığında toprağa verilmiştir. Kabri, oğlu İsmail Kerimî ve bazı müminlerin gayretiyle onarılmış ve özetle hal tercümesi yazılan bir tabloyla müşahhas edilmiştir.

2- Kerbela-i Kâzım'ı görenler, şu özellikleri ondan nakletmişlerdir:

a) Çok sade ve gösterişsiz bir hali vardı; ömrünün sonuna kadar köylü kılık-kıyafetini korumuştu.

b) Kur'an'a ait olmayan konularda yeteneği pek azdı.

c) Kur'an ayet ve kelimeleri dışında diğer metinler karşısında okuma yazması sıfırdı.

d) Böyle bir mucizeye mazhar olmakla birlikte, Kur'an hafızı olmaktan başka bir iddiası yoktu.

e) Bu ilahî bağışı kötüye kullanarak bir servet toplama vesilesi edinmedi.

3- Kerbela-i Kâzım'ın İsmail Kerimî, Ekber Kerimî ve İbrahim Kerimî adlarında üç oğlu vardır. İsmail Kerimî ile Ekber Kerimî Kum kentinin Millî Eğitimi'nde, İbrahim Kerimî ise aynı şehirde bulunan "Der Rah-i Hak" müessesinde görevlidirler.

4- Kerbela-i Kâzım'ın doğum yeri olan "Saruk" köyü birçok tarihî eseri bulunan eski bir köydür. Bu köyün yakınlarında üç kubbeli "72 İmam zade" türbesidir. Bu türbenin yapımı, Hicrî 587 yılına dayanmaktadır.

user comment
 

latest article

  Bekleyişin İslami Öğretilerindeki Yeri
  İmam Rıza ( Şehadeti Münasebetiyle )
  Meyyite Telkin Etmenin Felsefesi
  İMAM HASAN(A.S.)'DAN NAKLEDİLEN HADİSLER
  -1-HZ.PEYGAMBER'İN HAYATI
  Medine'de İslam Devleti
  PEYGAMBER AŞIĞI
  Hz.RESULULLAH(S.A.A)DEN NAKLEDİLEN HADİSLER
  İmam Hüseyin'in Aşk ve Fedakârlık Dolu Hayatı
  KIYAM VE İNKILABIN SEBEPLERİ